osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2011 Pazar

Osmanlı da Harem de Eğitim

                                                Harem-i Hümayun’da Eğitim 



Harem-i Hümayun sarayda padişahın, çocukları ve eşleri ile yaşadığı ve gece uyuduğu ev kısmıdır. Arapça kökenli olan haremin kelime manası, girilmesi yasak olan ve saygı duyulan, korunan, mukaddes şey ve yer demek idi. Osmanlı sarayında haremin bir diğer adı Dar’üs-saade’dir ve anlamı saadet evidir.
   Osmanlı saraylarında Harem, Mabeyn ile Kızlar Ağası Dairesi arasında yer alır. Bu bölüme yakın akraba olmayan erkekler ve Kızlar Ağası hariç müsaadesiz kimse giremezdi. Padişah ebesi, dadısı, süd ninesi, hayatta ise istediği gibi Harem’e girebilir, isterse Harem’de bir dairede, kalabilirdi. Bunun haricinde hastalık sebebiyle hekim ve cerrahlar, harem ağalarının refakatinde girerlerdi. Bir de, odun ve eşya nakleden Baltacılar. Bunlar, cariye kapısından girerler, işleri bitince, yine aynı yoldan çıkarlardı. Ayrıca cülus ve bayram törenlerinde altın tahtı bunlar taşır ve kurarlar, tören sonunda tekrar tahtı kaldırarak hazineye teslim ederlerdi.  Baltacılar bu merasimde Padişahın tahtının arkasında bulunurlardı. Saray mevlitlerinde hazırlanan gülsuyu ve şerbetleri gerekli yerlere dağıtmak gibi dış görevleri de vardı. Klasik dönemde, savaş zamanlarında Sancak-ı Şerif ile sadr-azam sefere gidince bu baltacılardan otuz neferi beraber gidip Sancak-ı Şerif altında Kur’an-ı kerim okurlardı. Haremde vefat eden şehzade, sultan, kadın efendi cenazelerini baltacılar taşırlardı. Vefat eden padişahın cenazesinin etrafında yalnızca baltacılar bulunur ve üzerinde siyah sorguç takılı padişah tabutunu elleri üzerinde bunlar taşırlardı.
          Harem işleriyle ilgili bütün yazı işlerinde ve Harem’in Mabeyn’le olan irtibatında en üst makam Kızlar Ağalığı idi. Zenci veya Habeş hadımı olan Kızlar Ağası Harem’deki hadımların başı olan bir Harem ağası idi ve dairesi Harem bahçesinden bir duvarla ayrılmaktaydı. Kızlar Ağası’nın kullandığı binanın Harem’e en yakın bina olması Haremle doğrudan ilişkili olmasındandır. Kendisine Büyük Ağa da denilen Kızlar Ağa’sının bu daireden başka ikinci makamı sarayın Mabeyn bölümündeydi. Bu planlama Topkapı Sarayı’ndaki düzenlemenin aynısıdır.
    Harem Ağaları hiyerarşisi; Kızlar ağası ( Darüssade Ağası), Hazine-i Hümayun Vekili Ağa, Valide Başağası, padişah musahibleri, hasıllu ağalar, başkapı gulamı ağa, yayla başkapı gulamı ağa şeklindeydi. Bunlar Harem Ağaları hiyerarşisinde birinci sınıfı teşkil edenlerdi. Bunlardan başka esas yekûnu oluşturan ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı sınıfı teşkil eden ağalar bulunmaktaydı.
   Klasik dönemde şehzadeleri eğiten ve yaşamlarından sorumlu olan Kızlar Ağası Harem’e cariye ve ağaların devşirildiği teşkilatında başındaydı. Sarayın en yüksek amiri olarak gücünü Tanzimat dönemine kadar koruyan kızlar Ağası’nın yetkileri 19. yüzyılda Başmabeynci, Başkâtip ve evkaf nezaretiyle dağıtılmış, yönetimden soyutlanmışlardır.
   Osmanlı arşiv kaynakları haremdeki hayat hakkında adeta tam bir sessizlik içerisindedir denilebilir. Haremde geçen hadiselerin önemli bir kısmı bugün bilinmemektedir. Zira orada olanlar çok defa içerde kalır, hiçbir surette dışarı sızmazdı. Çünkü burada yaşayanlarda aranan en mühim özellik, ketum olmaktı. Bu sebeple değil gördüklerini kaleme almak, hatta çok defa anlatmaktan da çekinilirdi.







                                                  Cariyeler


   Harem’de yaşayan en saygın kişilik kuşkusuz valide sultandı. Onun kontrolünde haremde ikamet edenler; hanedan mensubu olan sultanların, şehzadelerin, kadın efendilerin, ikballerin yanında haremin hizmet erbabını teşkil eden görev ve derecelerine göre cariyeler gelirdi.
   Osmanlı devlet teşkilatında önemli bir yere sahip olan Harem-i Hümayun ikametgâh görevinin yanında kadınların yetiştirilmesi için bir eğitim müessesesidir. Nasıl ki Enderun-i Hümayun padişah, saray ve devlet hizmeti için erkeklerin yetiştirildiği bir akademiyse Harem-i Hümayun evi de padişah ailesinin ve saray hizmetleri maksadıyla saraya alınmış olan cariyelerin ikametgâh ve eğitim kurumuydu. Bu bakımdan hareme yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada en alt kademe olan cariyelikten ustalığa kadar bir terfi sistemi bulunmaktadır.
Harem-i Hümayun hakkında arşiv belgelerine dayalı bir doktora tezi hazırlayan Amerikalı Leslie  P. Peirce bu konuda şunları söylemektedir:
“Hanedan ailesi üyeleri için harem bir ikametgâhtı. Sultan ailesinin hizmetkârları için ise, bir eğitim kurumu diye tarif olunabilir. Genç kadınlar, sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî/idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi. Enderun, saray içinde padişaha şahsî hizmet yoluyla erkekleri nasıl saray dışında hanedana hizmete hazırlıyorsa, harem de kadınları padişah ve annesine şahsî hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlıyordu.” 1
    Harem’in temelde sahip olduğu bu özellik, hem padişah ve ailesinin, hem de saray hizmetkârlarının ikametgâhı ve mektebi olmasıdır. Bu hususta Harem adlı eserinde Çağatay Uluçay şu tafsilatı verir.
 Cariyeler saraya hizmet görmek için alındığından önce çamaşır, külhan, aydınlatma, kiler, sofra gibi genel hizmetlere verilirlerdi. Bunlar pek güzel olmayan genç ve orta yaşlı cariyeler olurdu. En güzel olanları padişah hizmetine ona yakın olanlar da ve şehzadeler dairelerine gönderilirlerdi. İleride güzel olacakları umulanlarda haznedarlara ve kalfalara bırakılır, yetiştirilmeleri emredilirdi. İlk olarak, saray geleneklerine uyularak, yeni cariyelere, görünüşlerine, renklerine, güzelliklerine ve karakterlerine göre farsça anlamlı isimler verilirdi. “ Şayeste, Düzdudil, Ruhisar, Neş’eyap, Şevkiyar, Mahcemal, Hoşnaz, Şevkialaem, Nergizeda, Rengimelek, Neşedil, Feleksu, Hoşneva, Tarzınev, Laligül, Reftardil, Handeru, Perestu, Demsaz ..”gibi. Dikkat edilirse cariyelere verilen isimler dünyevi zevkleri hatırlatan, gönül açıcı anlamlar taşırlarken padişah kızlarına verilen isimler ise daha çok dini kaynaklıdır.
    Harem’e alınan cariyelere, kalfalar tarafından terbiye, nezaket, büyüklere karşı saygılı olma hakkında bilgiler verildiği gibi uygulanırdı. Harem’e dair hatıralar okunduğu zaman bunlara nasıl dikkat edildiği cariyelerin ne kadar kibar olduğu derhal göze çarpar. 5-6 yaşında iken alınmış bu cariyeler, istikbalin ikballeri, kadın efendileri ve valide sultanları olacaklarından okuyup yazmalarına, saray görgülerini iyi öğrenmelerine son derece dikkat edilirdi. Hele padişah hanımı olacak olanları, Haznedar usta özel bir itina ile yetiştirir, efendisine yaraşır bir kadın olmasını sağlardı.
    Harem’de yaşayan cariyeler üç kısma ayrılırdı. Acemiler, kalfalar ve ustalar. Harem’e alınan cariyelere ilk olarak Türkçe öğretilirdi ve bu dili çok güzel konuşmaları sağlanırdı.  Saray göreneği ve çalışacakları işleri öğrendikten sonra bir cariyenin acemiliği sona erer ve bir kalfanın yanında hizmete girerdi. İleriki yıllarda kabiliyetine göre yükselir kalfa ve usta olurlardı. İslam dininin kanunlarıyla yetiştirilen cariyeler Müslüman olduklarından zaten Kur’anı okumayı öğrenmek durumundaydılar. Safiye Ünüvar Saray Hatıralarım adlı esrinde Sultan Reşad’ın kendisine “ Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara, verdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebelerine söylensin” iradesini tebliği ettirtmişti. Bunun üzerine Safiye Hanım sınıfın kapısına şu levhayı yazdırıp astırmıştı. “Namaz kılmayan, oruç tutmayan dershaneden içeri giremez”.
    Okumayı öğrenmenin yanında, cariyeler kabiliyetlerine göre bazı müzik aletlerini çalmayı, şarkı söylemeyi, oyun oynamayı öğrendikleri de kesindir. Bugün onlardan bize kalan eşyalarından ve elbiselerinden cariyelerin ayrıca dikiş dikmesini, dantelâ işlemesini, örgü örmesini de bildiklerini anlıyoruz. Bu bakımdan, Harem bir kültür okulu ve nezaket yuvası olarak karşımıza çıkmaktadır. Hatta eski saraylılar, acemilere: “Sarayda terbiye olmayan hiçbir yerde terbiye öğrenemez, burası terbiye mektebidir” 2 diye korkuturlarmış.    
     Harem’in mükemmel bir saz heyeti ve Tanzimat’tan sonra üniforma giydirilmiş mükemmel bir kız bando takımı vardı. İçlerinden yetişen Dilhayat Kalfa, en büyük Türk kadın bestekârlardandır.(1750-1820). Erkek muallimlerde Harem’e girebilir ders verebilirlerdi.
    Harem’deki cariyeleri kızlar ağası değil, Baş hazinedar usta denen en büyük cariye yönetirdi. Derecesi bir vezire eşittir ve vezir maaşı alır. Elinde uzun ve yere değen bir asa taşır. Padişahın üç mühründen biri bu cariyededir. Hazinedar sayısı en çok on ikidir. Bunlar en rütbeli cariyelerdir. Valide Sultan’ın, Harem’deki sultan’ların, kadın efendilerin mabeyncilik(sekreterlik) görevleri de bunların üzerindedir. İlk beş hazinedar, padişahın yatak odasına serbestçe girebilir, baş hazinedar ise padişahın yatak odasına uyurken de girebilip mühim bir mesele için kendisini uyandırabilirdi. Baş hazinedar’ın düzen ve protokol hakkındaki ihtarlarına kadın efendiler bile uymaya mecburdu. İlk beş hazinedar, ikballere bile yanlış hareketlerini ihtar ile vazifeli idiler. Baş hazinedar, son derece grift olan Osmanlı Saray adet, terbiye ve nezaket kaidelerini yutarcasına bilirdi. Harem bayramlaşmalarını o düzenler, harem muayedesinde büyük tuvaletini giyer, altın mühr-ü hümayunu ve nişanlarını göğsüne takardı. Harem dışındaki törenlerde bulunamazdı. Her hazinedar’ın hizmetinde cariyeler olup Baş hazinedar’ın şahsi hizmetinde yirmi kadar cariye bulunurdu. Hazinedarlardan sonra beş Kâtibe Kalfa gelirdi ki bunlar protokol ve kabul işleriyle uğraşırlardı. Protokol sırasıyla çamaşırcı, ibriktar, çeşnigir, kahveci, kutucu, kilerci şerbetçi denen cariyeler gelirdi. En kıdemlilerine mesela Başkahveci Kalfa ve muavinine İkinci Kahveci Kalfa denirdi.
    Padişah eşlerinin ve prenseslerin emrindeki nedime cariyelerinin sayısı haşmet unsuru idi. Bu cariyeler bir şey yapmazlar, görerek ve dinleyerek öğrenirlerdi. Bilhassa bunların arasından padişah hanımları yetişmiştir. Rütbeli cariyeler törenlerde mücevherler içinde gezerlerdi. Fakat bilhassa nedime olanlar, mücevherlere boğulmuş denecek şekilde süslenirdi. Evlendikleri zaman bu mücevherler kendilerine bırakılırdı.3





                                                     Padişah Çocuklar

                                Padişah Kızlarının Eğitimi

    Osmanlı saraylarında Padişah eşlerine Kadın Efendi, Şehzade eşlerine ise Hanım Efendi denilirdi. Padişahın bir çocuğu dünyaya geldiğinde doğum derhal top atışları ile halka duyurulurdu. Yedikule ve Topkapı Sarayı’nın sahilinde bulunan toplardan eğer doğan bir şehzade ise yedi, kız ise üç atış yapılırdı. Top atışı günde beş kez tekrarlanırdı.
   Padişah veya şehzade kızı, yani baba tarafından Devletin kurucusu Osman Gazi’nin soyundan gelen Osmanlı İmparatorluk prenseslerine İstanbul’un fethinden itibaren günümüze kadar “sultan” ve saygı ve nezaket unsuru olarak “sultan efendi denmiştir.  İstanbul’un fethinden önce “hatun” denirdi
    Bir sultan doğar doğmaz kendisine bir daire ayrılır, emrine dadı, sütnine, kalfa ve cariyeler tahsis edilirdi. Çocuğun eğitimiyle kendi anneleri, dadı ve kalfası uğraşırdı. Yürümeye başladığında kalfası, ya da dadısı ile beraber aynı yaştaki çocuklarla oynar, bahçelere çıkar küçük cariyelerle vakit geçirirdi. Sultanlar, kalfasız ve dadısız asla dışarı çıkmazlardı. Bu oyunlara zaman zaman, geleceğin Harem ağaları olacak küçük zenci çocukları da katılırdı.
     Sultanlar, okuma çağına gelince irade-i şahane ile derse başlarlar ve kendilerine atanan hocalar tarafından ders görürlerdi. Sultanlar, derse törenle başlarlardı. Çoğu zaman, törenlere padişah da katılırdı. Bazen Besmeleyi padişahın kendisi çektirirmiş. Derse başlamadan önce, sultanlara, hocalık takımı yapılır. Ve hazırlanırdı. Hocalık takımı şunlardı: Kapakları tuğralı bir cüz elifbe, bir Amme cüzü, inci, sırma ve tırtıl işlemeli, üzeri pırlanta elmasla süslü kadife cüz kesesi, roje elmasla süslenmiş gümüşten yapılmış küre rahle, inci, sırma ve tırtıl işlemeli bir atlas minder, iki tane pırlanta elmaslı altın hilal, birisi sadece, bir tane sırma işlemeli, sırma saçaklı kadife kaplı yaldızlı ağaç rahle, klaptan saçaklı, gümüş bürümcük telli rahle örtüsü, beş tane pırlanta elmaslı iğne, inci, sırma ve tırtıl işlemeli ve yine harçları bunlardan olan entari, bir tane inci, sırma, tırtıl işlemeli harçlı, mor atlas baş başlığı, bir tane fermayış şal, bir tane telli bohça.5
          Hanedana mensup kızlarla erkeklerin bir arada okudukları şüphesizdir. Çünkü buraya devam edenler yalnız padişahın çocukları yani birbirinin kardeşleri oldukları için aralarında kaçgöç olamazdı. Topkapı Sarayı’nda başka yerlerde oturan şehzadelerin çocukları ise tabiatiyle bu mektebe gelemezlerdi. Onlar da saraylarında otururlardı.6
   Topkapı Sarayı’nda, dersler Şehzadeler Dershanesi’nde okunurdu. Yıldız Sarayı’nda ise kızların ve şehzadelerin dershaneleri ayrılmıştı. Sultanlar, Küçük Mabeyn Odası’nda ders okuyorlardı. Ders öğleye kadardı. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’ yazdığı  “Babam Abdülhamid” adlı kitabında sultanların okudukları dersler hakkında bizlere şu bilgileri aktarır: “ Biz gitmeden önce sarayın hademeleri, dairenin büyük salonuna kırmızı kadife minderler ve rahleler koyacaklardı. Rahlelerin üzerinde dvit, kamış kalemlerimiz duracak, hocalarımız sır katibi Hasip Efendi ile, özel şifre katibi kamil Efendi.  Hasip Efendi Kur’an-ı Kerim, Arabî, Farisi; Kamil Efendi de Türkçe ve kıraat,  kavaid-i Osmanî, hesap, tarih ve coğrafya dersleri verecekti. Annem, mektep çantamı hazırlamıştı. Fevkalade güzel mor kadife üzerine gümüş işlenmiş bir çanta içine kıymetli yaldızlar içinde elifbe cüzü, altın ve uçları elmaslı hilaller konmuştu. Mor rengi çok sevdiğim için bu renkte hazırlamışlardı.”
    Sultan Reşad zamanında hemen hemen aynı dersler Yıldız Sarayı’nda okutulmuştur. Yalnız bunlara ulumu diniye ile jimnastik dersi ilave edilmiştir. Okumada önemle üzerinde durulan şey, Halife’nin çocuklarının Kur’an-ı Kerim’i doğru okumalarını temin etmekti. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’e çok önem veriliyordu.  19. Yüzyılda bilhassa Tanzimat Devri’nde Batılı musiki aletlerine, en çok piyanoya önem verilmiş, birçok sultanlar piyano çalmasını öğrenmişlerdir. Bazı Şehzadelere ve Sultanlara Fransızca öğretilmiştir. Nitekim Sultan Abdülaziz’zin 1867 Avrupa seyahatinde yanında götürdüğü şehzadelerden Murad Efendi mükemmel tahsil görmüş hem Batı, hem Türk musikisine vakıf bu yakışıklı şehzade Fransa ve İngitere’de gittiği davetlerde konuştuğu işlek Fransızcasıyla hayli sükse yapmış çevresindekileri kendisine hayran bırakmıştı.


                                     Şehzadelerin Eğitimi

    Osmanlı hükümdar sülalesinin erkek evlatları için ilk devirlerde “ bey”, “çelebi” ya da “emir” denilirdi. Sonra “sultan”, “han” denmiştir. 1826 tarihinden sonra sultan ve han unvanları padişaha tahsis edilerek, bütün şehzadelere, Veliahd dâhil olmak üzere “efendi” denmiştir. Daha sonra kullanılan şehzade tabiri Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etmiştir. Yeni doğan bir şehzadenin hizmetine, usta denilen yirmi kadar genç kız tayin edilir ve annesi çocuğun bakılmasına ve büyümesine nezaret ederdi. Bu maiyetin başlıcalarından ağa denilen üç kişi has odalılardandı. Bunların içinden en yaşlısı şehzadenin baş mürebbisi olup kendisine baş lala derlerdi. Bunun emri altındaki diğer üç hadım ağası da lala unvanını taşırlardı. Padişah çocuklarını hiç kimse öpemez ve Daye ve Dadı’dan başkasının kucağına verilmezdi.
     Osmanlı şehzadesi beş altı yaşına yani tahsil çağına geldiği zaman kendisine bir hoca tayin olunarak merasimle derse başlattırılırdı. Şehzadenin bu derse başlamasına “bed-i besmele” denilirdi. Bu merasimde ve davetlilerin huzurunda iptida Şeyh-üli İslam Efendi teberrüken şehzadeyi eski alfabe tertibi üzere elif’ten ye’ye kadar okutur ve sonra dua eder ve merasim nihayet bularak tahsili, tayin olunan hocasına bırakılırdı. Şehzadenin derse başlaması münasebetiyle kendisine lazım olan elifba ile cüz kesesi, hilal ve saire mükemmel ciltlenmiş tezhipli olarak Sadrazam tarafından hediye olarak takdim edilirdi. Hoca şehzadeyi Tanzimat’a kadar Dar üs- sade ağası dairesinde, Tanzimat’tan sonra sarayda tahsis olunan dairelerden birinde okuturdu. Kur’an-ı Kerim’i hatmeden şehzadeyi Sadrazam ve sair devlet erkânı tebrik ederler, hediyeler de verirlerdi.  Şehzadelerin padişah olanlarının hocalarına ”Muallim-i Sultani” denilirdi.7
      Şehzade ve Sultan çocukların “taya” denen ihtiyar Enderun mensuplarından erkek hizmetkâr mürebbileri vardı. Bunlar çocuk şehzade ve sultan’ları Harem’den dışarı çıkarıp hizmetlerinde bulunurlardı. Şehzade biraz büyüyünce ayrıca lalası olurdu. Lala, mühim görevlerde bulunmuş emekli ve muhterem devlet adamlarından seçilirdi., fakat genç lalalar  da vardır. Lala’nın görevi, taya’nın görevinden ileri idi. Şehzadenin askerlik, silahşörlük, binicilik hocası idi.
       Bilindiği gibi devlet idaresinde bilgi edinmek için 16.asrın sonlarına kadar şehzadeler sancağa çıkarılırdı. Taşrada valilikte bulundukları bu esnada şehzadeler, başta annelerinin refakatinde özel hocalardan ders aldığı gibi devrin tanınmış devlet adamlarından seçilen lala’sının yardımıyla da gördüğü bu öğrenim sürecinde padişahlığa hazırlatılırdı. Serbest bulundukları zamanlarda ata binip, ok atmak, avlanmak, gürz kullanmak gibi spor hareketlerinde bulunurlar ve silahşörlükte kendilerini yetiştirirlerdi.
       17.Yüzyıldan sonra şehzadeler saraya kapatılınca burada cariyeler tarafından tahsil görürler ve bazıları can sıkıntısından vakit geçirmek için mücevhercilik, kuyumculuk, tornacılık gibi sanat öğrenirler, ok ve yay yaparlardı.
     Tanzimat’tan sonra şehzadeler daha serbest bir hayata kavuştular ve önde gelen devlet adamları, memleketin aydınları ile bilginlerle, ediplerle, şairlerle görüşerek halkın içinde gezebilir oldular. Öğrenimlerini saraya gelen hocalardan yapan Osmanlı şehzadelerinin bir kısmı askeri okullara devam ettiler ve tahsillerini yurtdışında tamamlayarak, Orduda görev aldılar.  Nitekim Birinci Dünya Savaşı boyunca askerlerimiz çeşitli cephelerde vatanları uğruna cansiperane çarpışırlarken, bu şehzadeler, bilindiğinin aksine saray ve konaklarında oturmayıp, atalarının büyük fedakârlıklarla kurdukları devletlerine hayatlarını vakfederek, Ordumuza bizzat hizmet etmişlerdir. Bunlardan bazısının ismini sayacak olursak;
Sahra Topçu Binbaşı Abdürrahim Efendi
Süvari Yüzbaşı Osman Fuad Efendi
Piyade Yarbay Abdülhalim Efendi
Piyade Mülazım- ı evvel(Üsteğmen) Ömer Faruk Efendi
Mülazım- Sani (Teğmen) Şerafeddin Efendi
Süvari Üsteğmen Ahmed Nureddin Efendi
   Yukarıda adı geçen şehzadelerin savaştıkları cephelerden muhtelif sebeplerle saraya çektikleri telgraflardan, Milli Saraylar Hazine-i Hassa Arşivi’nde çok sayıda mevcuttur. Bu telgraflardan bir örneğinin çevirisi şöyledir.





24/ 7 /1915
Warnewille


İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı Baş kitabet Dairesi’ne


Batı harb sahasından Prens Abdülhalim ve Osman Fuad Efendilerin milli bayramı en içten tebrik ettiklerini, İmparatorları Majesteleri’ne iletmelerini, ekselanslarından rica ederim.
Ondördüncü Kolordu’dan
          Albay
VON STREMPEL 8


                                                                                                       ÜNAL KARINCALI

NOTLAR:


1  Leslie P. Pierce, Harem-i Hümayun. Sayfa.119.
2 Çağatay Uluçay, Harem, sayfa,19
3 Yılmaz Öztuna Omsalı Devleti Tarihi. Sayfa 27.
4 II.Abdülhamid Devrinde Harem Hayatı. Hayat 1963, I.sayı1,s.7.
5 Çağatay Uluçay, Harem, sayfa, 86
6 Tarih Deyimleri Ve Terimleri. M. Zeki Pakalın C.III. s.332
7  Tarih Deyimleri Ve Terimleri. M. Zeki Pakalın C.III. s.332
8  Milli Saraylar Hazine-i Hassa Arşivi, E.III / 76 Lef 11

Osmanlı Devlet Arması


-         Muhteşem bir görünüme sahip olan Osmanlı Devlet Arması’na bakıldığında, insanda ilk uyandırdığı his, güç, azamet ve büyüklük duygularıdır. Bu hissi sağlayan, üzerinde açıkça vurgulanmış olan askeri motiflerdir. Bununla verilmek istenen mesaj, güçlü ve geleneksel bir orduya sahip olan büyük devlet imajıdır. Çok sayıda silahın bir arada görülmesi, Osmanlı Devleti’nin temellerini oluşturan orduya duyulan saygıyı ifade eder.      .
Armada devleti bütün unsurlarıyla yansıtmak düşüncesi öne çıkmıştır. Osmanlı Arması’nda otuz yedi adet sembol ve şekil yer almaktadır. Bunların hepsi asırlardır milletin hafızasına yerleşmiş olan, günlük hayatta karşılaşılan sembollerdir. Halk tarafından benimsenip, yaygınlaşması bunun delilidir.

-         Bütününde, simetrik bir grafik yapıya sahip olan Osmanlı Devlet Arması’nda ihtiram mevkiinde, padişahın girift ve çok sanatlı bir şekilde, istif ve tezyin edilmiş olan tuğrası yer alır. Doğal olarak Osmanlı sultanı, devletinin ve tebaası üzerinde yer almıştır. Adeta bir güneş gibi ülkesini, adaletiyle ve doğruluğuyla aydınlatmaktadır. Güneş aydınlığın ve gündüzün kendisi, bizzat hayatın sebebidir.

-         Armadaki kalkan, devletin koruyuculuğunu temsil etmektedir. Zira devlet, vatandaşlarını ve ülkesini her türlü felakete karşı bir kalkan misâli korumaktadır. *
Kalkanın üzerinde ve Tuğra’nın altında Arapça “ Allah’ın Tevfiklerine güvenen Osmanlı Devleti’nin meliki Abdülhamid Han. “ yazılıdır.**

-    Kalkanın üzerindeki sorguçlu kavuk, devletin kurucusu ve Osmanlı tahtının sahibi olan Osman Gazi’yi temsil etmektedir
         
-         Sağdaki al renkli ay yıldızlı bayrak, Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını ve devletin sahiplerinin Türkler olduğunu ifade etmektedir. Zira eski Türklerde al renk güç ve iktidar anlamını taşımaktadır.***

-         Soldaki yeşil renkli ay yıldızlı bayrak, Osmanlı Sultanı yeryüzünde yalnızca Türklerin hakanı değil bütün Müslümanların lideri olduğunu vurgulayan hilafet sancağıdır.

-         Eski Türklerde sancaktaki Yıldız hükümdarı ( iktidârı), Hilâl ise milleti temsil etmektedir.

-         Armada ayrıca 3 önemli unsur göze çarpmaktadır. Bunlar, devletin ayakta kalmasını sağlayan temellerdir.

1-Silahlar = Ordu ,   (Seyfiyye)
2-Terazi = Adalet ,   (Adliye)
3-Kitaplar = Kur’an-ı Kerim-Örfi kanunlar ,   (İlmiye)


-         Sol alttaki içinden çiçekler taşan borazan, bereketi temsil etmektedir.
-         Armanın altında yer alan 5 nişan. soldan sağa :
-         Şefkat nişanı, 1878 tarihinde, S. II. Abdülhamit tarafından ihdas edilmiştir. Savaşlarda, zelzele, yangın ve sel baskını gibi felaketlerde, devlet, vatan ve milletin menfaatine çalışan hanımlara verilirdi (Hanımlara verilen nişanın armada yer alması, kadına tanınan büyük bir hak olarak kabul edilebilir)
1-    Nişan-ı Osmanî, 1862’de çıkarılmıştır. Her türlü devlet hizmetinde üstün başarı göstermiş kimselere, iftihar ve imtiyaz olarak verilirdi. 4 rütbeden ibarettir.
2-    Nişan-ı İftihar, Sultan Abdülmecit tarafından çıkarılmış olup bütün armalarda ortadadır. Yalnızca üst düzey ve askerlere verilirdi.
3-    Nişan-ı Ali İmtiyaz, 1876’da Sultan Abdülhamit tarafından çıkarılmıştır. Devlet adına iş gören bilim adamlarına, bürokratlara ve askerlere verilirdi.
4-    Nişan-ı Mecîdi, 5 ayrı rütbelidir. Savaşlarda üstün başarı gösteren askerlere verilirdi. Kişi, başarı göstermeye devam ederse bir üst derecesiyle mükâfatlandırılırdı.

* Kalkan üzerinde bazısında on iki çifte hilalli yıldız bazısında ise on iki yıldız yer almaktadır. On iki yıldızın On iki burcu temsil ettiğini ve kalkanın üzerinde yıldızların yer alması, Osmanlı Devletinin kâinatın merkezi konumunda olduğunu hatırlatmaktadır.
** Armada Türkçe yerine, Arapça ifadeler kullanılmasının sebebi; Arapçanın Kur’an-ı Kerim dili ve bütün dünya Müslümanların ortak dîni dili olması sebebiyle, İslâm birliğini sağlama siyâseti icabıdır.
***  Bayrak kırmızı zemin üzerine beyaz ay yıldızlı olarak nakş edilmiştir. Sancakların rengi 1793 tarihinde Kaptan-derya Küçük Hüseyin Paşa‘nın bir takriri ile kırmızı olarak tespit edilmiş ve Sultan III. Selim zamanı hilâlin karşısına sekiz kollu yıldız yerleştirilmiştir. Beş kollu yıldız 1844 tarihinden itibaren evvela paralarda, sonra ise bayraklarda kullanılmaya başlanmıştır.

   Eski Türkler bayrak ve sancağa son derece hürmet eder değer verirlerdi. Yüzyıllar boyunca dilimize pek çok Arapça Farsça kelimeler girmiş olmasına rağmen, bir mızrağa geçirilmiş kumaş parçalarını ifade eden bu Türkçe kelimelerin dilimizde halen yaşıyor olması bunun ispatıdır.
  Bayrak kelimesinin aslı mızrak anlamına gelen eski Türkçedeki “batrak” sözünden gelmektedir. Saplamak manasına gelen “sacmak”tan alınan sancak kelimeside saplanan âlet anlamına gelmektedir. Bu anlamda sancak ve bayrak arasında fark yoktur.
  Türklerde, devleti, milleti, iktidârı, hanedanı, hükümdarı ve bağımsızlığı temsil eden sancak kesin şekilde kutsaldır. Muharebede sancağı yere düşürmemek için her şey göze alınır. Türk ordularının namus ve şerefi sancakla bir bütündür. Yine Türk ordusunda sancağı düşman eline teslim etmektense canını vermek, onun müdafaası uğrunda her türlü fedakârlıkları göstermek bir asker için en büyük şeref add olunurdu. Nitekim Türk tarihinde sancak muhabbetinin tesiriyle kazanılmış pek parlak zaferler vardır. Hususiyle Türk ordusunda sancak sevgisi birlik ve beraberliği sağlayan en yüce ve en mukaddes bir unsurdur.
  Eski Türkler muharebelerde bazı reislere veya boylara alâmet olmak üzere bu batırma ve saplama silahlarının yâni mızrakların ucuna kızıl renkli ipekten kumaş parçası takarlardı ki bunlara ”kutas” denilirdi. Bu mızraklara kumaş parçası yerine “yak” denilen yaban öküzü kuyruğundan bir parçada takarlardı. Muhtelif Türk toplulukları arasında aynı manada kullanılan bu tabirler sonradan, bilhassa Selçuk ve Osmanlı Türkleri zamanında bu alâmetlerin şekil ve nevine göre ayrı ayrı anlamlar taşımışlardır. At kuyruğundan olanlara Tuğ, kumaştan olanlara Bayrak, ince uzun olanlara Yalav, bayrakların tepesine takılan kuyruklara Perçem, veya Beçkem, alemlere de Tanuk, denilmiştir.
  Tuğ, sancağa yakın Türk milli hükümranlık alâmetidir ve al renge boyanır. Göktürkler deki tuğ’ un bozkurt başı olan âlemi, Osmanlı tuğ’unda Hilâldir.
Al renk ki tam kırmızı değildir, alev renginde bir nevi açık kırmızıdır. Türk hakanlarının hânedan rengidir. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu hükümdarların hânedan rengi olan al’ı Osmanlılarda onların meşrû vârisleri sıfatıyla kabul etmişlerdir. Ancak Osmanlılar hilâfeti de haiz olduklarını ifade için yeşil sancak ta açmışlardır. Yeşil Haşimilerin rengidir. Pek çok yerde kırmızı ve yeşil sancaklar karşılıklı görülür. Fakat kırmızı sancak, kesin şekilde istiklâli gösterir. Sancaktaki hilâl, Göktürklerden beri Türklerde milli semboldür. Osmanlıdaki hilâl yıldız şeklinde olan alem, Göktürklerde bozkurt başı idi.
  Osman Gazi’nin kurduğu devletin hızla genişleyerek imparatorluğa doğru dönüştüğü devirlerde henüz milli timsal olarak devleti temsil eden tek renkli ve tek şekilli bir bayrağı yoktu. Ancak Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaaddin tarafından Osman Gazi’ye hâkimiyet alameti olarak gönderilenler arasında bir de beyaz sancak vardır. Türk akınlarında ordunun başında bu bayrak hep dalgalanmıştır. 14. yüzyılda Osmanlıların beyaz bayrağın yanında kırmızı bayrağı da kullandıklarını görüyoruz. Beyaz saltanatı kırmızı ve üzerinde hilâl bulunan sancak ise devletin sembolüydü. 16. yüzyılda bir ara bayrakların beyaz, yeşil, sarı ve kırmızı olmak üzere dörde çıktığını görüyoruz. Daha ziyade karalarda kırmızı, denizlerde yeşil sancaklar açılırdı. Bu sancakların tamamında bazen tek bazen üç hilâl nakış olunmuştur.
    Yüzyıllar boyunca vukua gelen doğu ile batının çarpışmalarında, harp meydanlarını süsleyen, Türklerin en eski milli sembolleri olan hilâl, batılıların zihin tarihinde hep islâmın simgesi olmuştur.
    Osmanlı sancağında ay’la beraber yıldızın yaygın olarak kullanılması 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıkıyor. Islahatçı Pâdişah III. Selim’in yaptığı askerî ıslahat arasında sancak ve bayraklarımıza da ehemmiyet veriliyor. Bu zamana kadar sancaklarımızda yalnız hilâl( tek ya da üç) bulunurken hilâlin karşısına sekiz köşeli bir yıldız ilâve edildi. Bu hususta elimizde dört vesika vardır. Bu vesikaların en eksisi 27 Haziran 1793 tarihlidir ve Deniz Müzesi Arşivi’ndedir.


Kaynaklar:
 Fevzi Kurtoğlu.Türk Bayrağı ve Ayyıldız.
 Râhatü’s-sudûr
 Fuat Köprülü
 Cevat Esat Erseven






21 Mart 2011 Pazartesi

Osmanlı da Muhafız Birlikleri

                          Osmanlıda Hükümdar Muhafız Birlikleri

1-Yeniçeriler
 “Kapıkulu Ocakları” denen Osmanlı askeri sınıflarının en önemlisi olan Yeniçeri Ocağı, ordunun bir hassa ağır tümeni idi. 1363 yılında I. Murad ile vezir-i azamı Çandarlı Hayreddin Paşa tarafından kuruldu. Buradaki “kapı”, devlet ve devleti temsil eden hakandır, onun kapısıdır.
  Bazı atlı taburları mevcut olsada bir ağır piyade sınıfı olan Yeniçeriler savaş haricinde ayrıca padişahın ve sarayın muhafazasından sorumluydular. En meşhurları olan 60, 61, 62, 63. yeniçeri (bölükleri)ortaları, solak ortaları olup, padişahın maiyet askerlerini teşkil ederlerdi. Her biri yüzer neferden mürekkep dört ortadan oluşan gayet yakışıklı, usta silahşor olan solaklar, mücevherli üniformalar giyerek padişaha refakat ederler ve savaşta bilfiil savaşırlardı. Esas görevleri savaşta hükümdarın kesinlikle muhafazasıydı. Sol elleriyle de çok rahat atış yapabildikleri için kendilerine “solak” denilen ve yüzleri kara bir peçe ile örtülü bu cengâverlerin hepsini öldürmeden muharebe meydanında padişaha yaklaşmak asla mümkün değildi. Solakların da başlıkları sorguçlu idi. 1922 yılına kadar padişahın hassa askeri sorguç takmıştır.
   Osmanlı padişahları sefer hayatını terk edince bu defa Rikap solakları denilen bir muhafız sınıfı teşkil olundu. Cuma selamlıklarında, bayram alaylarındaki merasimlerde ve sefere çıkan orduyu Davut Paşa’ya kadar uğurlama ya da savaştan dönen orduyu karşılama törenlerinde, Rikap solakları padişahın önünde ihtişamlı üniformalı ile yürürlerdi.
    Padişah alayla saray dışına çıkınca atının yanı başında iki taraflı olarak dört solak başı ile sekiz rikap solağı ve altmış solak yürürdü. D’Ohsson C.7,fasıl 1,kısım 7, padişahın muhafız askerleri.
       Padişahlar 17. yüzyılın ortalarına kadar her Cuma günü münasip gördükleri selâtin camilerinden birisine Cuma namazına giderlerdi. Bu gidişler bayram namazları gibi çok şaşalı geçerdi. “O gün, devlet ricali,  hükümdar alayını meydana getirmek üzere sarayın birinci avlusunda toplanır. Devlet memurları, arkalarında sadrazam ve şeyhülislam olduğu halde, yürümeye başlardı; onları padişahın maiyyeti takip ederdi. Muhafızların bindikleri atların güzelliği, subayların ve bilhassa Kapıcıbaşının(Seryaver Paşa) şahane kıyafetleri ve devlet ricalinin bindikleri hayvanların koşumlarının zenginliği, Şark’ın dillere destan ihtişamının eşsiz bir örneğini gösteren şahane bir tabloydu. Bu alay padişahın gideceği camiye kadar yollara iki sıra halinde dizilen muazzam bir yeniçeri kalabalığının arasından büyük bir sessizlik içinde geçer. Alkış yasaktır.
 Padişah, sadece yol boyunca duran askerleri, sağ elini göğsüne koyarak ve basını veya daha doğrusu bakışlarını sağa, sola çevirerek selamlar. Yeniçerilerin selamı ise kayda değerdi; bunlar başlarını omuzlarına doğru eğerler.”   D’Ohsson C.7,fasıl 1,kısım 7, padişahın muhafız askerleri.
 Cuma selamlığı tabiri buradan kaynaklanmaktadır.
    Hükümdar maiyetiyle atla bunların arasından bu şekilde geçip camiye giderdi. Padişahı camide yeniçeri ağası (Yeniçeri ocağı komutanı) ile caminin idarecileri karşılardı.
  Padişah camiye girerken yeniçeri ağası,  hükümdarı çizmelerini çıkarırdı. Şayet yeniçeri ağası bu hizmeti ilk kez görüyorsa kendisine elmaslı bir hançer hediye edilirdi.  Namaz sonunda Camide Mahfel-i hümayun denilen Hükümdara mahsus namaz mahallinde,  yeniçeri ağasının padişahla görüşmesi adetti.
 Daha sonraki asırlarda padişahlar, selâtin camilerinin Hünkâr Mahfili’nde yetkilerle devlet meseleleri ve güncel konular üzerinde kısa görüşmeler yapmayı hep sürdürdüler.
    Nitekim 16 Mayıs 1919 Cuma günü Mustafa Kemal Paşa’nın, Sultan Vahideddin ile son görüşmeleri, Anadolu’ya hareketinden biraz evvel Dolmabahçe Camii Hünkâr mahfilinde gerçekleşmişti.











2- Baltacılar
a) Teberdaran-ı saray-ı atik (eski saray baltacıları)
   “Teberdaran-ı Hassa” ismi de verilen Osmanlı devlet teşkilatında, sarayların muhafız kıt’alarına verilen bir isimdi Baltacılar. 
  Enderun tarihinin rivayetine göre II.Murad  savaşa giderken dağ, tepe ve ormanların temizlenmesi için maiyyetinde teberdar ve ya baltacı denilen bir sınıf kullanmış ve sonra bunları sarayda istihdam etmiş ve bizzat sefere giderken çadır kurmak kaldırmak, yol açmak, yük kaldırıp indirmek gibi hizmetleri bunlara gördürmüştü.
  Kumandanlarına “Baltacılar Kedhudası” denilen Sarayın hizmetleriyle ilgili olan askeri bu sınıfın mevcudu 17. yüzyılın ortasında 813’kadar yükselmişken, 19. yüzyılın başında 400 kişi kadardı.
 Ordinaryüs Profesör İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Baltacılar hakkında Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı, sayfa 435 ve devamın da şu açıklamaları yapar:
  Eski saray baltacıları ve zülüflü baltacılar diye başlıca iki kısım olan baltacıların, birinci kısmı yani Teberdaran-ı saray-ı atik ismi de verilen eski saray baltacıları, yeni sarayda harem-i hümayun ile eski sarayın şehzadelerin ve saray haricinde sultanların (prenseslerin) muhafazalarına ve hizmetlerine memur bir sınıftı. Vazifeleri dolayısıyla Dar-üs-sade Ağalığı’na bağlıydı.  Bunların kışlaları eski sarayın Mercan kapısı tarafında olduğundan dolayı kendilerine eski saray baltacıları denirdi. Padişah sefere gidecek ve bir kısım ailesini beraber götürecek olursa veyahut aileleriyle Edirne’ye gidecek veya Edirne’den İstanbul’a avdet edecek olursa kadınların arabalarının yanında ellerindeki teber ve baltalarla bu baltacılar muhafızlık ederlerdi. Yollarda çadır kuruluğu zaman harem-i hümayunun bulunduğu mahallin etrafına çadırlarını kurarlardı.
  Eski saray baltacıları ocağı bir ara lağvedilmiş (1757)ancak on yedi yıl sonra ihtiyaç gereği(1774)yeniden kurulmuştur. Buna sebep, dar-üs-sade Ağası’nın nezaretindeki vakıflarla ilgili bazı kayıtları, eski baltacı yazıcılarının zayi etmiş olmalarıydı. Durumu bizzat III. Mustafa’nın şehzadeliği sırasında öğrenmiş olması idi. Tam on yedi yıl bu halde kalan baltacı ocağı I. Abdülhamid’in cülusu üzerine tekrar ihya olunmuştur.
      Bu sınıf hem haremin dış hizmetlerinde hem de Divan-ı Hümâyûn ve Enderûn’un değişik görevlerinde bulunduğu için yer seçiminde bu hizmetler gözetilerek II. Avluya bağlantılı harem kapısına ve Divan-ı Hümâyûn’a yakın bir yerde yapılandırılmıştır
   Baltacı ocağı ağaları başlarına kırmızı çuhadan bostancıların başlığına benzeyen ve Barata denilen serpuş giyerlerdi. Baltacı neferlerinin serpuşları ise mor keçedendi. Baltacılardan kapıkulu süvari bölüklerine geçenler olduğu gibi kıdemli olanları müteferrikalığa dahi tayin olabiliyordu. Vefat eden padişahın cenazesinin etrafında yalnızca baltacılar bulunur ve üzerinde siyah sorguç takılı padişah tabutunu elleri üzerinde bunlar taşırlardı.
 Müteferrika: Padişah yaverliği ve emir subaylığı demek olan “kapıcıbaşılık”, “çavuşluk” gibi benzer bir teşkilat ta müteferrikalıktır. Daha ziyade sultanların (prensesler) ve vezirlerin çocuklarından seçilen, hükümdar maiyyetinde çalışan, hademe sınıfı nevinden olan bir kısım hizmet erbabı hakkında kullanılan bir tabirdir. Hükümdarın maiyetinde olduğu gibi vezirlerin ve başka önemli yetkililerin de müteferrikaları da vardı. Padişah müteferrikaları en itibarlı ve şerefli hizmetlerden olduğu için buraya seçme ve asil ve mutemet kimseler alınırdı.
 Tamamı süvari olan müteferrikalar padişah cuma selamlığına giderken gözleri kamaştıran atlas ve mücevherli üniformalarıyla en önde at sürerlerdi.
  Padişah savaşa giderse onlarda beraberinde bulunurlar, saltanat sancaklarının ve padişah tuğlarının muhafazası gibi pek şerefli ve önemli vazifeyi bu sınıf yerine getirirdi. Enderun Hazinesi’nin muhafazası, yine müteferrikalara aitti. İşte sultan zade, vezir ve Beylerbeyi gibi paşa zadelerin alındığı müteferrika teşkilatına baltacıların kıdemlilerinden de tayin edildiğini görüyoruz. Tanzimat’tan sonra “hademe-i hümayun” denmiştir.

  b) Zülüflü Baltacılar:
    Eski saray baltacılarından ayrı bir sınıftı. Enli ve yüksek yakalı dolama giydikleri ve oldukça sivri, devetüyü rengindeki başlıklarının her iki yanında saç örgüsü biçiminde yünden zülüf sarkıttıkları için bunlara “Zülüflü Baltacı” ismi verilmiştir.
      Hareme bitişik, haremağaları ile ortak çalışan bu kadro, Dolmabahçe Sarayı’nda, Topkapı Sarayı’ndaki teşrifatçılık ve hassa alayı görevlerinin aksine nakliye ve taşıma amacıyla kullanıldı.
     Sarayda yatıp kalkan hizmetleri ötekilerden tamamen ayrıdır. Mevcutları muhtelif senelerde 120 ile 200 arsında değişen ve Enderun’un (Saray Yüksekokulu) seyyar hizmetiyle muvazzaf olan zülüflü baltacılar, hanedan mensuplarının dış hizmetlerini görürlerdi. Bir kısmı eski sarayda idi.
  Zülüflü Baltacılar saray tarihinde değişik dönemlerde farklı görevler yüklenmişlerdir. Nitekim sarayda Valide Sultan, kadınefendi ve sultan/şehzade dairelerinde Harem ağalarından başka baltacı ya da teberdar denilen hademeler bulunurdu. Bunlar da Haremde’ki her dairenin bir hademe/baltacı kadrosu da olurdu. Dairelerin kilercileri, tablakârları, arabacıları, faytoncuları, seyisleri, kahvecileri, bahçıvanları vb. bu hizmet sınıfından seçilirdi.
  Klasik devir Osmanlı sarayında ise zülüflü baltacıların mutat vazifeleri, Topkapı Sarayı’nın, hamam ve ocaklarının odun ihtiyacını karşılamak, sarayda ve haremde çıkan yangınları söndürmek ve haremin gözetilmesiydi. Ayrıca Divan-ı Hümayun’unun(imparatorluk bakanlar kurulu) açılıp kapanması, temizliği ve muhafazasından sorumluydular.
  Cülus ve bayram törenlerinde altın tahtı bunlar taşır ve kurarlar, tören sonunda tekrar tahtı kaldırarak hazineye teslim ederlerdi. Baltacılar bu merasimde Padişahın tahtının arkasında bulunurlardı.  Klasik dönemde, savaş zamanlarında Sancak-ı Şerif ile sadr-azam sefere gidince bu baltacılardan otuz neferi beraber gidip Sancak-ı Şerif altında Kur’an-ı kerim okurlardı. Haremde vefat eden şehzade, sultan, kadın efendi cenazelerini yine baltacılar taşırlardı.
   Bendegân ve Agavat Daireleri’nin Akaretler yönündeki ucunda Dolmabahçe Caddesi’ne cepheli ve bu caddeden de girişi olan Baltacılar Dairesi, bodrum üstüne iki katlı olarak inşa edilmiştir. Kilit taşlı pencereleri ile Ampir üslubunun esintilerini taşır. Sarayda bir hizmet sınıfını oluşturan baltacılara ayrılmış bu daire, bugün Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuarı tarafından kullanılmaktadır.

3- Bostancılar
    Bostancı Ocağı, sarayın ve padişahın has bahçelerinin gerçek bir muhafız hassa alayı idi. Marmara ve Boğaziçi sahillerinin muhafazası da bu ocağa aitti.
      Devşirme zamanında buraya Anadolu ve Rumeli’den toplanan acemiler alınırdı. Ocaklarında yetişen bostancılar 17.yüzyılın sonlarına kadar bazen hizmet derecelerine göre kapıcılığa “yaverlik), tersane ocağına ve yeniçeri ocağına verilirdi. Fakat daha sonraki tarihlerde bostancıların yeniçeri ocağına verilmeyip Kapıkulu süvariliğine verilmeleri kanun oldu. 18.yüzyıl başında mevcutları 4000’i aşıyordu. Bostancılar ihtiyaç duyulduğu zamanlarda savaşa da gönderilirdi.
   Ocakta dokuz rütbe vardı. Hepsinin üniformalarındaki farklılıklar rütbelerini gösterirdi. İltimaslı ailelilerin çocukları, bostancı yazılırdı.
    Bostancılar padişaha mahsus saray, kasır, köşk, has bahçeleri hem muhafaza eder hem de bakımını yaparlardı. Sanıldığı gibi bunlar bahçıvanlık yapmazlar, bahçıvanlara nezaret ederlerdi. 
Bostancı Ocağı’ndan 300 kişi “Haseki” adını taşırdı. Kırmızı çuhadan üniforma giyerler, bellerinde gümüş hançer taşırlar ayrıca ellerinde asa tutarlardı. Hasekilerin hepsi subay olup başlarındaki binbaşıya “hasekibaşı” denirdi. Hasekibaşının da amiri Bostancıbaşı idi. Hasekiler, padişaha daha yakın hizmetlerde kullanılırdı. Padişah kılık değiştirerek (tebdil-i kıyafet) şehirde gezerken yanına yine kılık değiştirmiş bu hasekilerden birkaçını alırdı.
   Bostancı ocağının en büyük kumandanına “Bostancıbaşı” denilirdi. Saray içerisinde yaşayıp ta padişah dışında sakal koyuverme imtiyazına sahip tek kişiydi. İstanbul etrafındaki Marmara ve Karadeniz, Haliç sahillerinin yüksek inzibat ve asayişinden o sorumluydu.  Bütün bu sahillerde kim yalı yaptırmak isterse, Bostancıbaşı’nın iznini almaya mecburdu. Sahili çirkinleştirecek inşaatı kim olursa olsun yapamazdı. Bu sayede Osmanlı devrinde Boğaz ve Haliç kıyıları birbirinden zarif yalılar ve bahçelerle örülü, bütün yabancı ziyaretçilerin dünyanın en güzel çizgisi olarak bahsettikleri bir köşe olmuştu. Saltanat kayığıyla padişah, çirkin bir inşaat görünce Bostancıbaşı’sını azarlar ardından derhal yıktırılırdı.
   Haliç ve Boğaz kıyılarındaki her yapı, “bostancıbaşı defteri”ne kaydedilirdi. Bu defterler bugün çok kıymetli tarih kaynaklarıdır. Padişah kayıkla gezerken, nereden geçiliyorsa, oraya ait sayfalar açık tutulurdu. Padişah, bir yapının ne ve kime ait olduğunu sorunca Bostancıbaşı, önündeki sayfaya göz atıp söylerdi.
  Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, CİLT 8
      Devlet adamlarının azledilmeleri veya sürgüne gönderilmelerinde görev aldığı gibi hatta vezirlerden birisi saray dâhilinde idam edilecek olursa bu işin yerine getirilmesinde de Bostancıbaşı memur edilirdi. Tanzimat’tan sonra Bostancı Ocağı lağvedilmiş ve ocağın yetkileri, yeni kurulan zaptiye teşkilatı(emniyet teşkilatı), Şehreminliği(belediye başkanlığı)ne devredilmiştir.

4-Kapıcılar ve Kapıcı başılar (Padişah Yaverleri)
         Tanzimat’tan önce padişah yaverlerine “çavuş”, padişah emir subaylarına veya mabeyncilere(özel kalem)de “kapıcıbaşı” denilmekteydi.
    Kapıcıların vazifesi isimlerinden de anlaşıldığı gibi sarayın Bab-ı Hümayun ile Orta Kapı’sını beklemekti. Ancak kapıcılar, Saray-ı Hümayun kapılarını bekleyen muhafızdan fazla teşrifat işleriyle uğraşan askerlerdi. Subaylarına Kapıcıbaşı denilen bu sınıfın başındaki generale de “Kapıcılar Kedhüdası” denirdi.
  Fatih zamanında mevcutları 50 iken, 1640 ‘yılında sayıları 2400’e çıkmış fakat18.yüzyıl da tekrar 150’ye çıkmıştı.
     Kapıcılar Kedhüdası Divan-ı Hümayun’ (İmparatorluk bakanlar kurulu) da bulunarak ayakta hizmet eder ve padişah ile sadr-azam arasındaki sözlü ve yazılı görüşmelerde aracı olurdu. Çavuşbaşı (başyaver)ile beraber sadr-ı azam ile vezirleri, kazasker(adalet bakanı) ve defterdarı(maliye bakanı) divana geldikleri zaman Orta Kapı’dan başlayarak önlerine düşüp divanhane önündeki belirli yere kadar götürüp selamlamak Kapıcılar Kedhüdası’nın vazifelerindendi.
Kanunname-i Al-i Osman veNimeti efendi kanunnamesiS.10.11
    Tarihçi Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi adlı eserinin 8.cildinde kapıcılar hakkında şu bilgileri verir:
    “Kapıcılar Kedhüdası’ın emri altında bulunan Kapıcıbaşılar samur kürk giyer, gümüşten bir asa taşırlardı. Eyalet valisi olan beylerbeyi veya vezirlere sadr-azamın veya padişahın emirlerini bunlar götürürlerdi. İdam fermanlarını da eyaletlere kapıcıbaşılar taşırlardı. Onun için bir eyalet merkezinde kapıcıbaşının ansızın görülmesi, çok hayırlı bir işaret sayılmazdı. Bu durumda kapıcıbaşı, ayağının tozunu temizlemeden beylerbeyinin(valinin) sarayına gider, padişah fermanını al kesesinden çıkarıp üç defa öpüp başına koyduktan sonra derhal okurdu. Vezir, beylerbeyi, sancak beyi, kumandan, idam fermanına muhatap kimse, çıt çıkarmadan dinler, kendisine birkaç saat mühlet verilir, namaz kılar ve boynunu cellâda uzatırdı. Kapıcıbaşı, cellâdın idamını gözüyle gördükten sonra İstanbul’a geri dönerdi. Padişah fermanına en küçük itirazda bulunmak, itiraz edenin ahiretini berbat edecek büyük bir şerefsizlikti.  
   İdam fermanına karşı koyanın cenaze namazı kılınmaz, padişaha asi olarak ölür ve mirasçılarının hiçbir hakkı tanınmazdı. Bir tek subayın İstanbul’dan gelip Peşte’de veya Cezayir’de, San’ada veya Erzurum’da, binlerce askeri ve adamı arasında bir paşanın kafasını kestirmesini ve bu olaya çıt çıkmamasını Batılı tarihçiler hayretle anmışlardır. Böyle şeyler Avrupa’da o devirde büyük kargaşalıklara, hatta iç savaşlara sebeb olurdu. Bu suretle başı kesilen en meşhur devletlu galiba Sadr-azam ve Serdar-ı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır ki, muazzam bir ordunun başında sonsuz salahiyetlerle Belgrad kalesinde bulunuyordu.”
   Vezir, beylerbeyi ve yüksek memurların oğullarından liyakatli olanlar arasından, kapıcıbaşılıkla saraya alınırlardı. Kapıcıbaşıların bir kısmı, emir tebliğ ve tebellüğ etmek için, daima padişahın yakınında bulunurlardı.                
   Kapıcıların en kıdemlisine” başkapıcıbaşı” denirdi. Sultan II. Mahmud kapıcıları ve çavuşları ilga ettiği zaman, başkapıcıbaşı yerine başmabeyncilik kuruldu.
Çavuş: Bunlar padişah yaverleri idiler. Başlarında çavuşbaşı bulunurdu ki, Tanzimat’tan sonra “mabeyn müşiri” denmiştir. Birkaç yabancı dil bilen çavuşlar klasik dönemde yabancı ülkelere elçi olarak gönderilirlerdi.
  1453’te çavuşların sayısı 200, 16 ve 17. yüzyıllarda 300, 18.yüzyılda ise sayıları 800’e çıkmıştı.
  Törenlerde protokolü düzenleyen çavuşlar ayrıca saraya gelen elçileri karşılayıp:”hoş geldiniz” derler ve eğer gelen elçi, orta-elçi ise çavuşbaşı onun önünden, büyükelçi ise yanında sol tarafında yürürdü.
  Çavuş teşkilatı ve çavuşbaşılığı 1836’da lağv edilince, Teşkilatın saraya ait vazifeleri mabeyn müşirine, hünkâr seryaverine verildi.


                    Dolmabahçe Sarayı’ında Yaveran Dairesi


     Dolmabahçe Sarayı’nın girişinde bulunan ve günümüzde Milli Saraylar Daire Başkanlığı olarak kullanılan bina, Dolmabahçe Sarayı’nın inşa sürecinde saray yaverlerinin karargâhı olarak düzenlenmiştir.

  Saray yaverlerinin ve onlara komuta eden liva veya ferik rütbeli generallerin karargâhı bu daireydi. Bu askeri karargâhın döneme ait belgelerde geçen özgün adı Paşa Dairesi idi Tanzimat devrinde saray yaverlerinin sayısı 50’ye kadar çıkmıştı. Padişahın yakın güvenliğinden sorumlu olmaktan başka, onun emirlerini ilgili olan yerlere götürme gibi iletişim görevleri de vardı.

  Dairenin üst katı Seryaver Paşa’ya tahsis edilirken albay ve daha alt rütbelerdeki subaylara ait odalar alt katta yer almıştır.

   Nisan1877 tarihinde Sultan II. Abdülhamid’in ikametgâhını Yıldız Sarayı’na taşıması ile birlikte yaverler de aynı tarihte padişahın ikamet edeceği Yıldız Sarayı’na intikal etmişlerdir.
    
 Yaverler tarafından boşalan Paşa Dairesi aynı tarihte (1877)  Hazine-i Hassa Nezareti’ne tahsis edilmiş ve bu halifeliğin kaldırıldığı 3 Mart 1924 tarihine kadar bu görevini sürdürmüştür. Hazine-i Hassa Dairesi adını alması 1877 tarihinden sonradır. Hazine-i Hassa Dairesi, saray ve hanedanın mali ve emlak işlerini yürüten devletin en zengin ve güçlü kurumlarından biri, devlet maliyesinden ayrı bir hazine idi.

  Tarihi Odalar adlı eserinde Haluk Şehsuvaroğlu, Osmanlı sadrazamlarından olan Midhad Paşa’nın 5 Şubat 1877 tarihinde,  elinden sadaret mührünün bu binada alınarak sadrazamlığına son verildiğini ardından, yine bu Paşa Dairesi’nin rıhtımından İzzeddin Vapuru’ na bindirilerek Brendizi’ye sürgüne yollandığını kaydeder.



                  Yıldız Sarayı Muhafızları Ve Hassa Alayları

             Sultan Hamid’in Yıldız Sarayı ve bahçelerinin hâkim platosunu kendisine, maiyyetine ve askerlerine ikametgâh olmak üzere seçmesinin sebebi, bu mevkiinin savunma ve askerlik bakımından haiz olduğu önemden ileri gelmiştir. Yıldız tepesi, Beyoğlu, Beşiktaş, İstanbul ve Ortaköy cihetlerinden saraya gelen bütün yollara hâkimdir.
    Bütün Yıldız Sarayı’nın muhafazası “Tüfekçi” denilen hususi bir sınıfa verilmişti. Eski Osmanlı Padişahlarının maiyetinde Tüfekçi kullanılması öteden beri adet olmuştu. Padişah saraydan dışarı çıktığı zaman bunlar, ona tüfekleri ile muhafızlık ederlerdi. II. Abdülhamid zamanında bütün Yıldız Sarayı’nın muhafazası Tüfekçilere verilerek, sayıları 500’e çıkarılmıştı.
  Tüfekçi bölüğüne genellikle Arnavutlar kabul olunurdu. İçlerinde Kürt, Çerkez ve Anadolu Türklerinden askerlerde vardı. Birçoğu yüksek askeri rütbelere ulaşmış bulunan Tüfekçilerin vazifesi, her şeyden önce Sarayı korumak ve kapılarda nöbet beklemekti. Gündüz altı kişilik mangalar halinde vazife görürler, akşam olunca kapılar kapanır ve üstleri tarafından titiz bir dikkatle muayene ve teftiş olunurlardı. Ondan sonra Tüfekçiler ikişer ikişer Yıldız’ın her tarafında devriye gezerler, Saray köşklerinde yatanların uykularını bozmamak için, hem de bahçelerde birden bire karşılarına çıkabilecek şüpheli kimseleri, ayak sesi ile ürkütmeden yakalayabilmek, için, kunduralarının üzerine kalın keçeden bir ayakkabı daha giyerlerdi.
   Tüfekçiler devriye esnasında Yıldız Sarayı’nın en ücra yerlerine kadar girer, bu esnada asla sigara içmezlerdi. Aralarında konuşmaları kesinlikle yasaktı. Ertesi günü hepsi, gecenin olayları hakkında ifade verirlerdi. Yazılı olarak kaleme alınan bu ifadeler, birlikte gezen her iki Tüfekçi tarafından mühürlenerek ilgili makama verilirdi. II. Abdülhamid’in Tüfekçibaşı’sı Arnavut Tahir Paşa idi. Abdülhamid’ itimadına mazhar olan Tahir Paşa,  İstediği zaman padişahın yanına girmeye izinli idi. Tam otuz yıl padişaha sadakatle hizmet etti.
   Sultan II. Abdülhamid ayrıca I. Ordu’nun ünlü II. Tümenini getirtip Yıldız Sarayı’nın az ötesine yerleştirdi. Bunlar için Ertuğrul ve Orhaniye kışlaları inşa olundu. Bunların içinde en meşhur olanları, merasimlerde saf beste-i nizam yer alan “sarıklı” ve “zuhaf” alaylarıydı.  Ne var ki Yıldız’da birbirine çok yakın iki kışlada kalan bu iki hassa alayının aralarında 1888 yılında bir husumet belirmiş hatta bir ara aralarında silahlı çatışma vukua gelerek, yedi asker ölmüş ve elliden fazlası yaralanmıştı. Gazetelerin yazamadığı bu hadisenin akşamında Zuhaf ve Sarıklı alaylarının ileri gelen subayları ve tümen komutanı İsmail Paşa tevkif edilip divan-ı harbe verildiler. İsmail Paşa Şam’da bir sene sürgün kalmaya mahkûm oldu. Fuad Ezgü, Yıldız Sarayı Tarihçesi.